GÖRÜNGÜ

Şeyhî be zen-i fâhişe goftâ “mestî”

Her lâhza bedâm-i yek kesî pâ-bestî

Goftâ: şeyhâ her ançi gûyi hestem

Emmâ tu çünan ki min(ü)mâyi hestî? [1]

Ömer Hayyam

Sonbahar yerini kışa bırakırken, soğuk bir kış gününün bütün ürpertisi havada hissediliyordu. Sonbahardan arta kalan bu günde, kaldırım kenarında biriken yaprakları süpüren temizlik işçilerinin koyu sohbetleri arasından sıyrılarak her zamanki gibi geç kaldığı derse yetişmeye çalışan Ömür, ders hocasının laf sokma ve azarlarını zihninde sıralıyordu. Yerleşkeye varmış, kasvetli koridoru geçip, sonunda amfinin kapısının önündeydi. O kadar koşturmasına rağmen hala içeri girip girmemekte tereddüt ediyor ve bu kararsızlığı yüzünden kendine kızıyordu. Kapıyı çalıp içeri girdiğinde genç olan yaşına rağmen yüzü çökmüş, sert bir yüz ifadesine sahip, hafif bir kibirle ders anlatan hocasıyla göz göze geldiler. Beklenenin aksine adam bir şey dememiş, gözleriyle geçip oturmasını işaret etmişti. Ömür, yüzünde soğuk bir tebessümle yerine oturmuş bu sessiz tepkiye anlam verememiş, içine kuşku düşmüştü. İmran hoca, tasavvuf penceresinden dünya hayatının seyredilmesinin nasıl mümkün olduğunu anlatıyordu.

Ömür’ün yaşadığı tereddütleri sona erdirecek davranış İmran hocadan gelmiş, onu ders çıkışı odasına beklediğini söylemişti.

Üst üste yığılmış kitaplar, renkli kalemlerle çizilmiş notlar arasında boş bulduğu bir sandalyeye oturan Ömür etrafına bakınırken. İmran hoca tebessüm ederek odaya girmiş genç kızı daha fazla merakta bırakmadan hemen söze girmişti. Derse geç gelmesini ve bu sorumsuz tavırlarını telafi etmesi için ona bir ödev vermek istediğini söyler.

Ömür: Ne ödevi?

İmran hoca genç kızın hem kendisini toparlaması hem de ön yargılarından kurtulması için görünenle görünmeyenin bağını anlatan bir yazı yazmasını ister.

Ömür aldığı ödevin kolay olmadığının farkındadır, ama kabul etmekten başka çaresinin olmadığını da bilmektedir. Bu ikilemleri yaşarken birden akşama teyzesinin evinde olması gerektiğini hatırlar durağı geçirmeden otobüsten iner.

Kalabalık bir aile yemeğinde olmasına rağmen Ömür’ün aklı ödevdedir nasıl yazarım ne yazarım sorularıyla cebelleşmektedir. İnsan kalabalığından sıkılıp fazla uzak olmayan aile kabristanına, babasını ziyaret etmek için evden çıkar. Babasına, kızgınlığını kırgınlığı defalarca anlatmıştır, ama yine anlatır. Babasıyla konuştuktan sonra tam kabristandan uzaklaşacakken kabristanlıkta bulunan türbenin, türbedarının duası dikkatini çeker. Aslında birçok kez onu böyle dua ederken görmüştü ama bu sefer ilgisini çekmişti, ettiği dua.

Türbedar: “Allah’ım beni göründüğüm gibi olduğum gibi yanına al.” diye defalarca tekrarlıyordu duasını.

Geç olmuştu annesi merak ederdi o yüzden hızlı adımlarla eve dönüyordu ama türbedarın duası aklına takılmıştı. Neden göründüğü neden olduğu gibi sıradan bir türbedar neden diyordu kendi kendine. Annesi kapıda bekliyordu Ömür’ü, biliyordu yine kabristana gitmişti o yüzden kızamıyordu kendisine. Beraber içeri geçip odalarına çekilmişlerdi. Ömür uyuyamıyor bir yandan ödevi öbür yandan ise ödeviyle alakası olduğunu düşündüğü türbedarın duası. Geceyi düşünmekle geçiren Ömür yine uykuya kalmıştı. Annesinin sesine uyanan genç kız, biraz telaş biraz da heyecan içinde aceleyle evden çıktı. Annesi buna anlam veremedi ama sormasına dahi fırsatı kalmamıştı.

Türbenin etrafını süpüren türbedarı görünce önce çekindi onunla konuşup konuşmamakta tereddüt etti. Biliyordu, eğer konuşup sormasa, içinde ki sorular onu rahat bırakmayacaktı. Selam verdi:

-Kolay gelsin amca

-Sağ ol kızım. Sabahın bu saatinde hayırdır burada ne yapıyorsun?

-Şey ben aslında sizinle konuşmaya geldim.

-Benimle mi, garip bir türbedarla mı?

-Evet, sizinle, dediğiniz gibi garip olan bir şeyi konuşmak, öğrenmek istiyorum.

Türbedar şaşırmıştı. Neydi neyden bahsediyordu bu kız. Yoksa kendisini tanıyan biri miydi?

-Garip olan mı? Buyur sor kızım. Geç otur şöyle.

Türbenin avlusunda çam ağaçlarının altına konulmuş koltuğu işaret etti. Ömür’e ve kendisine çay doldurmak için müştemilata gitti. O sırada da ömür etrafını gözlemliyordu. Nedendir bilinmez içinde ki merak duygusu türbedarın kaldığı odayı görmesi için kızı zorluyordu. Bu duygularına kapılan Ömür adamın açık olan oda kapısına kadar geldi ve sessizce odayı süzdü. Evet, garipti her şey. Sıradan bir türbedarın odasına benzemiyordu burası. İmran hocanın odasında gördüğü gibi üst üste yığılmış kitaplar, duvarlarda hat yazıları, şiirler vardı. Duvarda ki bir şiir dikkatini çekmişti.  “Musa’mıydı denizi yaran öyle gördüler öyle söylediler.” Mevlana’nın “ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” sözü de duvara yazılmıştı. Odada uyuyacak ve bir seccade boşluğu yer vardı. Odayı incelerken kendinden geçen ömür adamın kendisini izlediğinden dahi habersizdir.

Adam rahatsız etmekten çekinen bir ses tonuyla:

  • Kızım çayını al soğumasın diye bildi sadece.

Ömür –

Birden utancını gizlemeye çalışarak affedersiniz efendim izinsiz böyle bakmak istemezdim diyebildi sadece.

Adam-

Önemli değil kızım hadi gel bakalım ne soracakmışsın öğrenelim

Sizin dün akşam ettiğiniz duayı merak ettim neden öyle dua ediyordunuz. Yanlış anlamayın ama siz sadece bir türbedarsınız olduğunuzdan nasıl farklı görünebilirsiniz ki. Aslında daha öncede bu duayı ederken sizi duymuştum. Birde ben bu konuda ödev aldım da ondan dikkatimi çekti.

Ömür’ün bu hızlı hal anlatımını gülümseyerek izleyen adam;

Her şeyin bir hikâyesi vardır kızım.

-Peki, sizin hikâyeniz nedir? Anlatabilir misiniz?

-Sen dinleyebilecek misin peki.

-Evet lütfen. Odada ki kitaplar sizin mi okudunuz mu hepsini?

Ömür yine sorularını sıralıyor, adamın konuşmasına fırsat dahi vermiyordu.

-Dur, kızım bir dur. Ne bu sorular böyle. Tamam, bakalım her şeyi anlatacağım zaten yıllardır susmak bana da ağır geliyor artık.

Adam bu sözleri sıraladıktan sonra, Ömür sessizce adamı dinlemeye başladı.

Bundan 20 yıl kadar önce idi. İstanbul’da çok tanınmış bir hafız vardı. Bu adam meclislerde sohbet verir, Kur’an okur ve pek sevilen sayılan bir adamdı. Ama okumuş ilim terbiyesi almış olmasına rağmen, insanların göstermiş olduğu tevazu karşısında, içten içe bir kibre kapılır ve kendini günahsız, temiz bir insan sayar. Halka nasihatler vermeye başlardı. Artık zenginlerin, önemli devlet adamlarının meclislerine davet edilen, hatırı sayılan fikri alınan biri haline gelmişti. Mütevazı giyinmeyi bir yana bırakıp, meclislerine katıldığı insanlardan geri kalmayacak şekilde giyinen biri olmuş çıkmıştı. Bu değişimler yetmezmiş gibi hatasını gördüğü insanları azarlarcasına uyarır onlara yerli yersiz nasihatler verirdi. Ünü o kadar yayılmıştı ki İstanbul eşrafından birçok kişi onu görmeye geliyor hediyeler getiriyorlardı. Önceleri kendisinden kaçtığı dünya hayatının içinde kalmış bunu göremez hale gelmişti.

Her uykunun, gafletin bir uyanışı var tabi.

Bizim hafız katıldığı bir sohbetten çıkmış, etrafında bulunan insanlarla evine doğru giderken vakit de epey geç olmuş ama hafız canı sıkıldığı için Galata kulesinden denize doğru yürüyordu. Karşıdan gelen hafif meşrep kadın hakkında, hafızın etrafındakiler konuşmaya başladı. Bu konuşmalar hafızın dikkatini çeker. Gelen kadına nasihatler verip insanların dikkatini çekmek ister. Adamlara doğru iyice yaklaşan kadına seslenir hafız. Kadın adamlara dönüp bakar bir şey demez. Hafız konuşmaya başlar. Sarhoşsun ve bu sarhoşlukla her an birinin tuzağına düşebilirsin. Sen kötü bir kadınsın bu işi neden bırakmıyorsun diye kadına nasihatte bulunur.

Kadın biraz susar ve zorla bir araya getirdiği cümleleri sıralamaya başlar:

-Evet, ben kötü bir kadınım ve her an bir başkasının tuzağına da düşebilirim. Peki, sen söyle, sen iyi biri misin? Göründüğün ya da olduğun gibi misin?

Kadının bu sözleri karşısında şaşıran ve ne diyeceğini bilmeyen hafız, dili dolaşır. Birden:

-Evet, iyi biriyim göründüğüm gibiyim deyip. Etrafındakilere “ıslah olmaz bu kadınlar” deyip oradan uzaklaşmaya başlar. Kadın da zorla girdiği savaşın galibi olmanın hoşnutluğu ile oradan uzaklaşır.

Aradan günler geçmiştir, hafız kendini eve kapatmış o kadının kendisine söylediği sözleri düşünmektedir. Gerçekten göründüğüm, olduğum gibi değil miyim diye sorar kendine. Bu sorularının cevaplarını ararken, kitaplarının arasına gömülür ve bir cevap arar. Utandığı için bu soruyu kimseye de soramamaktadır.

Kur’an-ı kerim de kibir, gurur ve büyüklenme ile ilgili ayetleri okudukça ağlamaya, yaptığı yanlışların farkına varmaya başladı. Anladı ki kapıldığı o rüzgâr kendisini ziyana sürüklemişti. Artık kabuğuna çekilecek, zahitlik kisvesinden, rintliğe bürünecektir.

Sokağa çıktı ve onu kendine getiren, uyanmasını sağlayan kadını aramaya başladı. Kadını buldu eğer kabul ederse kendisini nikâhına almayı ve kendilerini kimsenin tanımadığı bir yere gitmeyi teklif etti. Duydukları karşısında şaşıran kadın çekinceli olsa da kabul etti. Evlendiler, İstanbul’dan çekip gittiler. Sade sessiz bir hayatları oldu ama bu da uzun sürmedi. Kadın hastalandı ve bir gece vakti vefat etti. Gözlerini aydınlığa kavuşturan, kendisine yol arkadaşı olan hanımını kaybetmek hafızı derinden yaraladı. Her gün gelip gittiği, hanımının mezarının bulunduğu kabristanda ki türbenin hizmetini üstlendi ve oraya taşındı. Gözlerden uzak yaşadı, kitaplar yazdı ama hiçbirine adını koymadı.

Ömür ödevinin son satırlarını okuduktan sonra, İmran hocanın, gözlerinde ki memnuniyete baktı. Yerine geçip otururken, sevdiği çocuğun kendisini izleyen bakışlarıyla uyandı. Hiç uyanmak istemese de.

[1] Bir şeyh, hafif meşrep bir kadına; ”sarhoşsun, ayağın her an başka bir kişinin tuzağına bağlı.” dedi. Kadın da ona: “Ey Şeyh; ne söylersen ben o’yum. Ama sen, göründüğün gibi misin acaba?” dedi.

Written by Ercan Sertdemir

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *